Tüm Güllerin Ecesi

Bir süre sonra, yaptığım bir hesâba göre, 19 hazîran 2008 günüydü; tam da, benim doğum günüm!

Tipik bir yaz günü değildi; hava kapalıydı; olukça da soğuk, bir ortam vardı. İşe giderken, hafif bir palto giyinmiştim.

Saat 18.00'de, paydosta, farketmişim ki, soğuk bir rüzgâr esiyordu; üstüne-üstlük, iğrenç bir çiseleme egemendi!

Otobüs durağına, güçlükle varabildim.

Otobüslerin kalkış planına baktım... Farkettim ki, gözlüğüm, yanımda değilmiş.


Güzel peri kızım
Beste: Erol Sayan
Güfte: Ali Canlı
Makâm: Mâhûr
Usûl: Sofyân



Enstrümental: Nihat Demirci

Petek-petek, bal gibisin;
çiçek-çiçek, dal gibisin;
(Petek-petek, bal gibisin;
çiçek-çiçek, dal gibisin;)
fincandaki fal gibisin,
benim, güzel peri kızım.
(fincandaki fal gibisin,
benim, güzel peri kızım.)

Coşkun akan sel gibisin;
tatlı esen yel gibisin;
(Coşkun akan sel gibisin;
tatlı esen yel gibisin;)
tâze açmış gül gibisin,
benim, güzel peri kızım.
(tâze açmış gül gibisin,
benim, güzel peri kızım.)

Kurulu bir yay gibisin;
nağme dolu, nay gibisin;
(Kurulu bir yay gibisin;
nağme dolu, nay gibisin;)
otuzunda, ay gibisin,
benim, güzel peri kızım.
(otuzunda, ay gibisin,
benim, güzel peri kızım.
"Ne kadar kaldı?" diye sordu bir kadın sesi, arkamda.

"Bilmiyorum; gözlüğüm, yanımda değil," dedim. "Siz, bir bakın, lütfen."

Genç bir kadın, zerâfetle, yanımdan geçti ve plana baktı.

Dar sayılabilecek, bir blucin giyindiğini farkettim...

Kıçı ve kalçaları, benzersizdi! Bu kıvrımları tanıyordum! Kesinlikle emîn olduğum, bir gerçek vardı; önümdeki bu genç kadını, dahâ önce hiç görmemiştim. Ama bu kıvrımarı, nederen tanıyordum?

Genç kadın, bana döndü. "Yaklaşık üç dakîka kaldı," dedi.

O gözler? Hava, oldukça kapalı olmasına karşın... o yeşil gözler? Her erkeği, kolayca çıldırtabilecek kadar güzel, o parlak gözler? O gözleri, nereden tanıyordum?

O güzel dudaklar? Onlar da bana, çok tanıdık-bildik geliyordu. Ama nereden?

Peki; o burnu, nerede görmüştüm?

Elbet de kendime, egemen oluyordum ve şaşkınlığımı, belli etmiyordum.

Bir-kaç hoş söz etmiştik.

Ama yine de, o kadar şaşırmıştım ki, ne konuştuğumuzu bile, doğru-düzgün anımsamıyorum.

Otobüs geldiğinde, binmek için önceliği, bana verdi.

Damperli otobüste, o durakta bekleyen, beş ya da altı kişi dışında, başka kimse yoktu.

Ben, solda, pencere kıyısına oturdum. Marina da geldi ve, büyük bir doğallıkla, yanıma oturdu.

Anlattıkları, beni, sürekli biraz dahâ şaşırtıyordu.

Altı aydan beri, Almanya'da yaşıyordu. Dahâ önce, tek sözcük bile Almanca bilmiyordu.

Ippendorf'ta, oper (au pair) olarak, görev yapıyordu.

Benim, belli etmediğim şaşkınlığım, sürekli artıyordu...

"Altı aylık kısa bir sürede, çok iyi Almanca öğrenmişsiniz," dedim.

"Babama benzemişim, diyor annem." dedi, tatlı-tatlı gülümseyerek.

"Öyle mi? Anneniz kim?"

"Annem de, Ippendorf'ta, oper olarak bulundu."

Danggg!

Her nedense, tam o ânda, çenesinin sol önünde, yukarıdan aşağıya doğru akan, küçük gamzeyi farkettim!

Ve benim, tek düşündüğüm: 'İyi ki, solunda oturuyorum; yoksa o da, benim gamzemi görebilirdi!'

***

Yıl, 1986... Yaz ortasında, uzun süren, ama sıkıcı olmayan, güneşli bir dönem geçiriyorduk.

İranlı bir komşumun, yine İranlı bir arkadaşı sâyesinde, onunla tanışmıştım.

Doğal sarışın, güneş ışını renginde saçları ve ışıldayan, açık kahverengi gözleri vardı. Görenleri, büyülüyordu!

İranlı arkadaş, onunla, biraz fazla ilgileniyordu; Bella, o arkadaşla, aynı dil kursuna gidiyordu.

Ama o güzel kadın, tatlı-tatlı gülümsemesiyle ve ezgi gibi sesiyle, beni, eksenine bağlamıştı; ondan, uzak durabilmem, artık neredeyse olanaksızdı!

O kadar alımlı ve kadınsıydı ki, kendimi, fazla kaptırmamam gerktiğini düşünmüştüm.

O nağmeli ses tonuyla, Brezilyalı olduğunu söyledi.

Anladım! Onu, nasıl kazanacağımı, anlamıştım! İnsanlar, kendi kültürel yapılaryla ilgilenen, başka insanlardan etkilenirmiş.

Dil kursu binâsındaydık; tanıştığımızdan beri, belki de onbeş dakîka geçmişti. Bugünlerde anımsayamadığım bir şey söyledi.

Dingin biçimde, bombayı patlattım: "Obligada."

Tepki olarak, Bella'nın yüzünde, güneşler açmıştı! Karşısında, onun özelliklerini, dilini ve kültürünü önemseyen, biri vardı.

En büyük engeli, ortadan kaldırmış oldum.

Dahâ sonraki gelişmeler hakkında, gözlerimde, bir perde var...

Ertesi gün, kent merkezinin göbeğinde ilerliyorduk... Birden-bire, bir-birimize yumulduk! Dudaklarımız ve dillerimiz, tek bir cisimmmişcesine, birleşmişlerdi!

İkimiz de, Ippendorf'ta, aynı sokakta yaşıyorduk; ve o, kaldığı evde, operlik yapıyordu.

Ondan sonraki dönemlerde, onun, her tür güzelliği ile, imge ülkelerine dalmıştım. Benden başkalarının göremeyeceği, tapılası güzellikleri vardı.

Tanrıçamın, çok güzel mimik ve jestleri vardı...

Almanya'daki kültürel ve eğitimsel nezâkete, dahâ önceleri, pek tanıklık etmemişti. Alış-verişten sonra, kasalardaki çalışanların, sürekli ve ayrıcalıksız teşekkür etmelerini, pek eğlenceli bulurdu.

Sıklıkla, sevimli bir biçimde söylenirdi: "Dankä schööön! Dankä schööön! Dankä schööön!"

Günün birinde, sevişmemizin hemen ardından, "Dankä schööön!" dedi.

Beni, öyle bir kahkahâ tufanı tuttu ki, kurtarana minnet!

Günün birinde, çok güzel bir incelik yaptı...

Bana verilen ilk gül, ondan gelmişti. Benim evin, kapısının önünde buluştuğumuzda, o kırmızı gülü, bana uzattı ve o tatlı-nağmeli sesine, biraz da nâzlı tavır eklemişti: "Bu, senin içiiin," dedi.

Kadın-erkek eşitliğine, önem veren kadınları, hep sevmiş ve desteklemişim. Bella da, bu şablona, fazlasıyla uyuyordu.

Aradan, iki-üç gün geçmemişti ki...

Genç bir bayan iş arkadaşım, —aklına, nerden gelmişse?— sordu bana: "Sevgilinle, ne kadar birlikte olacaksın?"

İnsan, bir merâk eder: 'Böyle bir soru da, neyin nesidir?'

Ama ben, bunları düşünecek yerde, dallamasına, yanıt verdim: "Bana armağan ettiği gül, soluncaya kadar."

Günün birinde... Durdum! Düşünmeye başladım... Başımı kaşıdım... 'Benim, aslında, Bella adında, bir sevgilim yok muydu?'

Hiç farkına varmadan, bir-birimizden uzaklaşmıştık.

Ne kadar süre birlikte kaldığımızı, pek kestiremeyeceğim... Ama en fazla, dört hafta olmalıydı.

Bir-çok güzel kadın gördüm; bir-çok güzel sevgilim oldu; ama Bella (*), adının anlamından da, çok dahâ güzeldi; her şeyiyle, iyiden-iyiye bir tanrıçaydı!

Ve bugün bile emînim ki, yeryüzünde, Bella'nınkiler kadar, güzel kıvrım olamaz; Marina dışında.

Ve emînim ki, yeryüzünde, Bella kadar güzel, ikinci bir kadın olamaz; Marina dışında.

***

Otobüs yolculuğumuz, yaklaşık yirmibeş dakîka sürecekti.

Otobüsün, iç ışıklarından da yararlanarak, onu, dahâ iyi gözlemleyebildim. Rengârenk elâ gözleri vardı; benim gibi.

Bir-kaç dakîkalık yolculuğun ardından, karşılıklı tanıştık. Benim, İspanyol olabileceğimi düşünmüştü. Kendisinin, Brezilyalı olduğunu söyledi. "Adım, Marina," dedi.

Beuel'in, bir noktasına vardığımızda, "Ippendorfer Straße'de oturuyorum," dedi Marina.

'Bella ve ben de, o sokakta yaşıyorduk,' diye düşündüm.

Marina ile geçirdiğim her sâniye, bir ömür kadar değerliydi. Ama gizimi, ele verme heyecânı ile, o sâniyelerin değeri, yarıya iniyordu.

Keşke onu, sıklıkla görebilseydim; keşke ona, kim olduğum gerçeğini aktarabilseydim!

Merkez durağa yaklaşırken, bir kâğıt parçasına, telefon numnaramı yazdım; ve 'Tüm Güllerin Ecesi'ne verdim. "İsterseniz, ara-sıra beni arayabilirsiniz."

Otobüs durduğunda, şoför, motoru durdurdu.

Marina, aynı otobüsle, Ippendorf'a sürekleyecekti. Geçebilmem için, ayağa kaltı. Hole vardığımda, güzel ecemin elini aldım; bir hanımefendiinin eli, nasıl öpülürse, ben de aynısını yaptım.

Ve otobüsten indim!

'Tüm Güllerin Ecesi', annesinden, bakmaya doyulamayacak olan, yüz çizgilerini ve benzersiz kıvrımlarını aldı; babasından ise, saç rengini, çenesindeki gamzeyi ve benzersiz elâ gözlerini kaptı.

Hem annesinden, hem babsından, en güzel özellikleri kaptı! Sonuç; gerçek bir tanrıça!

Ey kafam, ey! Fazla heyecândan olsa gerek, 'Tüm Güllerin Ecesi'ne, eski telefon numaramı vermişim!

***

Yıllar sonra, sürekli gittiğim markette, uzun süredir tanıştıım bir kadını, oniki yaşındaki kızıyla gördüm. Çok güzel bir kızdı; tıpkı annesi gibi.

Ödemek için, kasaya vardığımda, onlar, önümdeydi. Kızın, güzel kıvrımlarını farkettim; içten-içe gülümsedim.

Anne de, benim bakışlarımı farketti ve güldü. "Ne oldu?" diye sordu.

"Bir ara, anneler ve kızları üzerine, konuşmamız gerekiyor," dedim.

"Olur," dedi.

Kısa süre sonra, yine markette görüştük. "Küçük kzınız, size çok benziyor; her bakımdan." Ve ekledim: "İleride, sizin kadar güzel, bir kadın olacağını düşünerek, mutlu olmalı."

"Ama yalnızca, bunu anlatmayacaktınız bana; değil mi?" diye sordu.

Kendisine, Marina ile tanışmamı, ayrıntılarıyla anlattım.

Otobüse bindiğimiz ânda, benim yanıma oturan, Marina'yı aktarırken, "Kan çekiyor," dedi. İçtenlikle ve bir anne şefkâtiyle gülümsüyordu.

Evet, demek ki, dogma olarak kabul ettiğim 'kan çekmesi', gerçek olabilirmiş.

"Peki, kızınıza, neden babası olduğunuzu söylemediniz?" diye sordu.

"O, bu yaşına kadar geldi; belki de, oralarda bir yerlerde, babası olarak bildiği biri vardır." Bu sözcüklerimi, tam ciddîyetle söylememiştim. Ama açıklamayı sürdürdüm: "Ben, onun küçücük, mutlu dünyâsını yıkamam. Bu yaşından sonra, gerçek babasıyla tanışsa, kim bilir, nasıl sonuçlar doğabilir. Bu sorumsuzluğu, göze alamazdım."

"Anlıyorum," dedi kadın. "Çok yüce gönüllüsünüz."


* bella: güzel kadın, dilber


Târih: 09.12.2016 | Tıklama: 108 | Bölüm: Tüm Güllerin Ecesi



Bu bölümdeki tüm eklentilerim
- Şiir Tüm Güllerin Ecesi (15.04.2017)
- Tüm Güllerin Ecesi (09.12.2016)


 
 
2005 © Erol Sürül | erol-surul(at)alazli(dot)net
Ağbağımın, tüm hakları saklıdır.   |   Bu ağbağ, www.alazli.org olanaklarıyyla sağlanmıştır.
Impressum | Copyright | Telif   |   Ağbağ Yönelgesi
Güldürü  |  Ağ bağlantıları  |  Sözlüğüm
Düşmanlarımın çoğulluğu, nâdir dostluklarımın, kalitesini yükseltir.