Ali Rızâ Sürül'den inciler!
Uzun yıllar düşündüm: Böyle bir konuya, naçizâne ağbağımda, yer vermeli miyim?

Ve sonunda kararımı verdim. Babamla olan sürtüşmelerin, öz kaynağını okuyan anne-babalar, hangi yanlışlıkları, aslâ yapmamaları gerktiğini, öğrenmelidirler.

Beyefendinin, uçuk bir algılaması vardı: Onun eğitim düzeyi, ulaşılabilecek, en yüksek olsaılıktır! Ayrıca, onun bilgi dağarcığı, ulaşılabilecek, en yüksek orandı! Hiç kimse, ondan dahâ bilgili olamazdı!

Onun bir çocuğu, zekâ kıpırcıkları gösterdiğinde, bunu, saygısızlık olarak algılardı! Ve o çocuğa karşı, akılalmaz yaptırımlar uygulardı!

Hele, benim gibi, hâk ve hâkkâniyet yanlısı olan birisi...!

Bir-kaç örnek vereceğim. Zamânla, başka anılarıma ulaşırsam, onları da, sizlerle paylaşırım.

Zât-î âlinizin, çok iğrenç, tipik Müslümânî alışkanlıkları vardı!

(Not: Bu eğitici ve eğlendirici olayların hepsi, 14 ile 18 yaşım arasındayken geçti.)

***

Namâz meselesi


Kimileri, alaycı biçimde, kimileri de, ciddî biçimde, babama sorardı: "Neden namâz kılmıyorsun?"

"Emekliye ayrılınca, yeterince zamânım olacak; o zamân, bol-bol namâz kılarım," derdi.

'Sözde Müslüman' kafası işte!

Kırkaltı yaşına geldiğinde, emekliye ayrıldı ve ülkeye, kesin dönüş yaptı. Giderayak, yaylalara çıktı; akciğer hastalığını tetikledi; ve yatalak oldu!

Dört yıl boyunca, cân çekişmenin ardından, geberip-gitti!

Namâzını bile, kılamadı zavallı yaratık!

(Bizim 'sözde Müslüman' erkeklerin, neden Müslüman oldukları, bundan ibâret! Bir sonraki konuya dikkat!)

***

Sübyâncı it!


Bir Müslüman'ın, hakları vardır! 'Sübyâncılık' kavramı, Müslüman'ın kafasında yoktur!

Babamın, sıklıkla uyguladığı bir alışkanlığı vardı; ellerini, kafasının arkasında birleştirir ve arkasına yaslanırdı.

Hemen ardından, "Aaaah! Şimdi, onbeş yaşında bir kız olsa!" diye söylenirdi!

Bir keresinde, yine, "Aaaah! Şimdi, onbeş yaşında bir kız olsa!" diye inledi!

Annem ise, güldü: "Yahu, dahâ dün gece, bel ağrısından yakınıyordun! İhtiyâr!"

İki yıldan uzun bir süre, bu iğrençliğe dayanabilmiştim!

Günün birinde, beyefendi yine, "Aaaah! Şimdi, onbeş yaşında bir kız olsa!" diye inledi!

O sırala, onaltı yaşımdaydım.

Artık benim, tepem atmıştı! "Yeter!" diye bağırdım! "Yahu, senin, en küçük kızın, onbeş yaşında! En küçük kızının yaşındaki, körpelere mi sulanıyorsun! Hem de, o körpe kızının, gözlerinin önünde! Nasıl iğrençliktir bu!"

Ali Rızâ Efendi, o iğrenç tümceyi, bir dahâ ağzına almamıştı. Ama...

Ama babam, benim bu sözlerimi, beyninin bir köşesine yerleştirmişti! Gerektiği yerde, bana karşı kullanacaktı!

***

"Aaah! Cânân sikiliy!"


Beyefendi, sıklıkla, koltukta otururken, ellerini, kafasının arkasında birleştirip, arkaya yaslanırdı...

"Aaah! Cânân sikiliy!" derdi!

Günün birinde, karısının adı Cânân olan, bir dostu, ziyârete gelmişti.

Peder efendi, yine ellerini birleştirdi, kafasının arkasına yerleştirdi ve uzun-uzatıya, koltuğa yaslandı: "Aaah! Cânân sikiliy!" dedi!

Arkadaşı, "He yaaa!" dedi sırıtarak!

***

Öngörü


Günün birinde, sohbet ediyorduk. Dedim ki: "Demiryolları, posta ve telefon özelleştirilmelidirler."

Ve Ali Rıza Sürül, benim bu sözlerim üzerine, alay eder gibi güldü! "O senin dediğin şeyler, devlet işidir," dedi.

Beyefendi, bir de benimle alay etti: "Çocuk aklı ilşte!"

Aradan, dahâ on yıl bile geçmemişti ki, yaryüzündeki kimi ükeler, ardı-ardına; posta, telefon ve demiryollarını, özelleştirmeye soyunmuştu!

***

"Hepimiz işsiz kalacağız!"


Babam, "Her şey robotlaştırılıor! Hepimiz, işsiz kalacağız!" diye yakındı.

Çocuk aklı, bu ya: "Baba, o robotları, kim yapacak?"

Beyefendi, başladı yine, benimle dalga geçmeye!

***

Bir yumruk da, benden!


Sanırım, bir cumartesi günüydü. Okuma-yazması olmayan bir yurttaş, içeri damladı; elinde, bir zarf vardı.

"Bu mektubu, bana okur musunuz?" diye sordu.

Biliyordum ki, adamcağız, uzunca oturacak; babamla, sohbete girişecekti. "Şu film, az sonra bitecek; bitince, okurum," dedim.

Babam, "O, ne biçim saygısızlık!" diye kükredi ve -ilk kez!- bana tokat atmak için, açık elini kaldırdı...

Ve benim yumruğum, ışın hızıyla, onun burnun üzerinde patladı!

Beyefendi, yatakodasına gitti; yatağın üzerine serildi; ve tüm güm boyunca, odadan çıkmadı.

***

Bu, nasıl işkencedir!


Beyefendinin beyninde, meteorolojik bir uyarı sistemi vardı; ne zaman ki, hava sıcalığı, dondurucu derecelere indiyse, beni, kapıdışarı ederdi!

Genelde de, yalnızca bir tişört olurdu üzerimde. Kalın bir şeyler giyerek, evi terketmeye kalkıştığımda, "Hâyır! Olduğun gibi, terket bu evi!" diye püskürürdü!

Bunu, sayısız kez yaptı! Benim de, gidecek, hiç bir yerim olmadığı için, buz gibi gökkubbenin altında, işkenceler çekerdim!

İçimde, öyle bir kin vardı ki! Bu kin, hukuk sistemine karşı idi! Çünkü her keresinde, evden kovuldüğümda, gerçekten de geri dönmek istemezdim; ama bir yerlerde, bir odacık kirâlamaya kalkışsam, velîmin onayına ve imzâsına bağlıydım!

Beyefendi ise, bu yasal düzenlemeyi bildiği için, bana, özellikle şiddet uyguluyordu!

Reşit olacağım günleri, iple çekiyordum! Reşit olduğumda, beyefendi, üzerimdeki tüm yasal egemenliğini, kaybetmiş olacaktı!

Ama bir konuda da, önceden hazırlığımı yapmıştım; reşit oplduğum gün, başka eve taşınsaydım, onun egemenliğinden, hâlâ kurtulamayacaktım; dedikodu yöntemiyle ya da başka bir biçimde, beni, kendi ekseninde evirip-çevirecekti!

Onun için, hemen ayrılmamalıydım.

Ve bir yaz günü, onsekiz yaşımı doldurdum! Artık beklemeye koyulmuştum!

Günün birinde, uykudan kalktığımda, kızkardeşimden, müjdeli haberi aldım: "Babam dedi ki: 'Eve geldiğimizde, Erol, evde olmasın!'"

Yaşasııın!!! Dört yıldan beri, en mutlu ânımı yaşıyordum!

Artık çekip-gidecektim; ve beyefendii, yaşamıma, aslâ karışamayacaktı! Çünklü o, beni, evden kovarak, üzerimdeki tüm haklarını, devredışı bırakmıştı!

Hemen odama gittim; tasımı-tarağımı topladım... Her şeyi öylece bıraktım ve dışarı çıktım. Bir arkadaşımı buldum ve ona, olanları aktardım.

"Hadi, gidip, eşyâlarını alalım," dedi, "benim yanıma taşınıyorsun."

Dört yıllık işkence ortamının ardından, sonunda özgürdüm!

***

Ayrıca...


Bu dört yıl içerisinde, berbere bile, doğru-düzgün gitmezdim; kendi param olmadığı için, berber parasını, hiç kimseden isteyemezdim.

Toplamında, iki kez harçlık aldığımı da, çok iyi anımsıyorum.

Sıklıkla duyduğum bir tümce vardı: "Biz, sizin için çalışıp-didiniyoruz. Ne yapıyorsak, sizin geleceğinize, hazırlık olarak yapıyoruz."

En azından, onlar sâyesinde, bir sonuca varmıştım; düşük eğitimlilerden, uzak duracaktım!

İtirâf edeyim ki, psikolojik olarak, bana, son derece olumsuz etki, yaptıkları da oldu. Beni yetiştiren anacığım gibi, bir öz annem ve öz babam olsaydı, belki de, çoktan evlenmiş, çoluk-çocuğa karışmıştım.

Belki de bilinçaltım, bana, babam gibi, kaydadeğmez bir baba olabileceğim, olasılığını yansıttı.
(Pst! Yeryüzündeki en güzel kadını gördüğünüzde, bilesiniz ki, o, Erol Sürül'ün öz kızımdır.)
***

Al mîrâsını...!


Şerefsiz herifin geberişinden sonra, 1990 yılında, Türkiye'ye gittim. Amacım, bana bıraktığı mîrâsı, 'bağışlamak'tı.

Karısı olacak o (...!), niyetimi anlamış olmalı ki, güçlükler çıkardı!

Öyle şerefsiz bir itten, mîrâs kabul etmektense, o mîrâsla, bir umûmî helâ yaptırmak, dahâ hayırlı olurdu!

***

"Ulan mendebur!"


Aynı günlerde, beyefendinin, Bahçecik'teki mezarına gittim.

Mezarın ayak kısmında, mermer duvarın üstüne çıktım. Başladım atışmaya: "Ulan mendebur! Yemedin, biriktirdin; içmedin, biriktirdin; gezmedin, biriktirdin; tozmadın, biriktirdin! Şimdi de, yat orda tembel-tembel! Mirâsyedilerin de, o bıraktığın paraları, büyük bir hâzla harcayacak; günlerine, gün katacaklar! Hiç biri de, sana, zerrre kadar minnet duymayacak! Bu, sana, az bile! Kendin ettin; kendin buldun!"

Bu kısa konuşmanın ardından, bir-kaç metre ötede olan, istinâd duvarının üstüne çıktım.

Karadeniz'den gelen meltemi, tüm bedenimle kucakladım; kollarım açık, serinlenirken, içimden geçenleri, sesli söyleme gereksibimini duydum. Bedenimi kıpırdatmaksızın, başımı, mezara doğru çevirdim: "Hiç olmasa, bir yararın oldu bana; bu yakıcı yaz gününde, bana, Karadeniz'in serinliğini tattırdın."

Bir süre sonra, mezarın yanından geçerek, mezara bakmaksızın, kabristanı terkettim.


Tarih: 21.11.2016 | Tıklama: 605 | Bölüm: Ali Rıza Sürül

 
 
2005 © Erol Sürül | erol-surul(at)alazli(dot)net
Ağbağımın, tüm hakları saklıdır.   |   Bu ağbağ, www.alazli.org olanaklarıyyla sağlanmıştır.
Impressum | Copyright | Telif   |   Ağbağ Yönelgesi
Güldürü  |  Ağ bağlantıları  |  Sözlüğüm
Düşmanlarımın çoğulluğu, nâdir dostluklarımın, kalitesini yükseltir.